BLACK SWAN(Siyah Kuğu)


Yönetmen: Darren Aronofsky
Oyuncular: Natalie Portman,Vincent Cassel, Mila Kunis,Wiona Ryder,..
Yapım: A.B.D,2010
Senaryo: Darren Aronofsky,Andres Heinz,…

 

Nina (Portman), New York’ta yaşayan masum ve çok yetenekli bir balerindir. Dans etmek, onun yaşamında çoğu balerin gibi vazgeçilmez bir tutkudur. Eski bir balerin olan ve kızının geleceği konusunda çok hırslı olan annesi Erica (Hershey) ile aynı evi paylaşmaktadır, filmde babası hakkında bilgi verilmez.. Oyun yönetmeni Leroy (Cassel) Kuğu Gölü’nün uzun zamandır baş balerini olan ve Nina’nın da idolü olan Beth MacIntyre (Ryder’)’ı yeni sezonda değiştirmeye karar verir. Yeni baş balerin adayı Nina’dır. Leroy’a göre balenin masum ve zarif Beyaz Kuğu ile şehvetin temsilcisi Siyah Kuğuyu aynı anda canlandırabilecek birine ihtiyacı vardır. Oysa Nina’yı bekleyen bir yeni bir rakip vardır ki o da mesleğinden çok kadınsı oyunlarla Leroy’u etkilemeyi başarmıştır. Nina Beyaz Kuğu rolüne ne kadar uyuyorsa Lily de Siyah Kuğu rolüne o kadar uymaktadır İki genç rakip dansçı arasındaki garip bir arkadaşlık Nina’yı kendi karanlık tarafıyla iletişim kurmaya iter.Annesinin yüksek beklentileri, çift mesajları ve tanımlamayan yoğun masumiyeti ona yaşamın bazı açmazlarını dissosiye ederek (yok farzederek) katlanabilmeye götürmüştür. Nina performansı adına hissettiği yoğun baskıyla adeta kendi içerisinde bir “iç göç” yaşamaya başlar.Bir balerin olarak kusursuzluğu hissedebilmek için kötü ikizine dönüşmek zorundadır…


Oscar'ın habercisi sayılan 68'inci Altın Küre ödül töreninde, 'Black Swan' daki rolüyle Drama dalında en iyi kadın oyuncu seçilen Natalie Portman, bu filmde muhteşem bir performans sergilemekte hatta son dönemin kadın starları arasında zirvedeki rolüne oturmaktadır.Bu açıdan Natalie Portman benim cephemde de en güçlü kadın oscar adayı… Irreversible (Dönüş Yok) filmiyle zihinlerde kalan ve günümüzün en başarılı erkek oyuncularından olan Vincent Cassel da rolünün hakkını vermektedir. Darren Aronofsky ve diğerlerinin yazdığı filmin senaryosu da psikolojik derinliklerin ve dissosiyatif yaşantıların izleyicilere doğal bir şekilde yansıtılması adına övgüye değer.Son yıllarda izlediğim en çarpıcı film “Black Swan” (Siyah Kuğu), Fight Club (Dövüş Kulubü:1999) ve her nedense American Beauty( Amerikan Güzeli:1999) filmlerini çağrıştıran…

Dr.Psk.Erdinç Öztürk
(erdincerdinc@hotmail.com)

 

 

THE KING’S SPEECH ( Zoraki Kral)


Yapım: 2010 Avustralya,İngiltere
Tür: Biyografi,Dram,Tarih
Yönetmen:Tom Hooper
Oyuncular: Colin Firth  ,Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter

 

 “Zoraki Kral / The King’s Speech” , en iyi film, en iyi yönetmen (Tom Hooper), en iyi özgün senaryo (David Seider)ve en iyi aktör (Colin Firth) ödülleriyle çok sayıda Oscar ödülü kazanan son dönemin  başarılı sinema yapıtlarından biri.
“Kraliçe / The Queen”den dört yıl sonra, İngiliz Kraliyet ailesini insani yönleriyle beyaz perdeye taşımayı sürdüren “Zoraki Kral / The King’s Speech”, 2. Dünya Savaşı sırasında, ülkesi çok zor bir sınavdan geçerken, adeta yalnızlığının adasında kendini bulmaya ve ispatlamaya çalışan bir kralın mücadelesini anlatıyor.

İngiliz yakın tarihinin pek fazla bilinmeyen orijinal  bir dönemini anlatan bu filmde, 1939’da York Dükü Prens Albert’in VI. George adıyla tahta geçiş öyküsü akıcı nitelikte bir kesitli bir otobiyografi olarak ele alınıyor. Tahta geçiş aşamasında kekemeliğe karşı korkunç bir mücadele veren VI. George’un, konuşma sorununu çözmeye çalışan sıradışı Avustralyalı terapistiyle kurduğu dostluk, insancıl bir tarihsel dram olarak karşımıza çıkıyor. Bu filmin ana temalarından biri ,şu andaki aktüel yaşamını hala etkilemekte olan,Kral’ın çocukluk çağı travmaları. Aslında çoğu insan travmaları tarafından yönetiliyor. Belki de görünürde konuşma terapisti olan Avustralyalı Lionel, Kralı adeta çocukluk çağından beri baş edemediği travmalarıyla yüzleştiriyor, Kral’ın travmaları tarafından yönetilmesini kırıyor ve böylelikle seanslar başarılı bir psikoterapiye dönüşmeye başlıyor. BBC stüdyoları, Kral’ın üst düzey yaşamı ile, konuşma terapistinin fakir bir semtteki köhne eviyle filmin irdelediği konu, dostluğa dönüşen asimetrik bir iletişim oluyor.


“Zoraki Kral”ın ilgiyle izlenmesinin ana nedeni  saygın ve yetenekli bir oyuncu kadrosuna sahip oluşu kuşkusuz. Mesleki kariyerinde bu rolüyle büyük bir sıçrayış yapan  Colin Firth, konuşma zorluğu çeken Bertie’nin yalnızlığını ve “güçlü bir kimlik bulma arayışını” kusursuza yakın bir performansla sergiliyor. Elisabeth’i canlandıran Helena Bonham Carter’ın ise kocasına  empati ve sevgiyle destek olan eş rolündeki performansı izlemeye değer. Başarısız aktörlük girişimleri olan ama konuşma terapisinde güvene dayanan değişik ve etkin yöntemler kullanan Lionel rolünde Avustralyalı aktör Geoffrey Rush her zamanki gibi muhteşem. Hem bakışlarını hem de beden dilini doğal bir uslubla kullanmakta olan Geoffrey Rush “Kraliçe Elizabeth” ve “Düşlerin Efendisi” gibi filmlerle olduğu kadar bu filmiyle de günümüzün en iyi erkek oyuncusu olduğunu kanıtlıyor kannatimce. Bertie  ve Lionel’in karşılıklı “kimlik geçişleri” asimetrik olarak vurgulanıyor filmde. Bertie, Lionel’in orjinal ve yaratıcı tekniğiyle hiç kimse olmaktan, kendi olmak yolunda hızla ilerliyor film boyunca. Bu film yalnız ve çekingen bir kralın bir dostluk arayışı belkide…Lionel şöyle der Kral’a en önemli konuşmasını yapmadan birkaç saniye önce : “Diğer herşeyi unut sadece bana söyle,sadece bir dosta..”
                                                                                                                               Dr.Psk.Erdinç Öztürk
erdincerdinc@hotmail.com

 

 

 

 

BLINDNESS(Körlük)
Yönetmen:Fernando Meirelles
Oyuncular:Julianne Moore,Mark Ruffalo,Danny Glover,Gael Garcia Bernal
Yapım:Kanada-Brezilya,2008

Nobelli yazar Jose Saragamo’nun romanından uyarlanan ‘Körlük’de insanlar belirsiz bir şehirde (Toronto,Tokyo ve Sao Paulo’nun ideal şekilde birleşiminden oluşan isimsiz bir şehir) teker teker görme yetilerini kaybetmeye başlıyorlar. Nedeni bulunamayan körlük bir karaltının aksine bir beyazlık olarak; sanki dünya boş bir sayfa ya da ekran ya da süt birikintisi olmuş gibi geliyor. ‘Körlük’ hepsi tematik birer kişiliği ve öykü anlatımında net bir fonksiyonu olan insanlardan oluşan küçük bir grup insana odaklanıyor.

 İnsanın insana yaşatabileceği ilişki travmalarından duygusal, fiziksel hatta cinsel travmalara kadar uzanan süreçte sevecenlik ve merhamet adeta siliniyor. İyilik bencil duygular tarafından zorlandığında, nezaket, mantık ve anlayış da istismara boyun eğiyor.
İnsanlar körlük içinde olsa bile aldatabiliyor sevebiliyor nefret edebiliyor,sistem ve egoizminin gölgesinde nefes alabiliyor.

 Bir eş herhangi bir olasılıkta  kendi eşinin annesi, babası yada dostu yerine geçebilir mi? Çok ender olsa da eşinin dostu olabilmeyi başarmış bir eş, aldatılsa bile onu affedebilir mi? “Körlük” insanları ne kadar birbirine yakınlaştırıp bağlayabilir? Bir zaman sonra açılan gözlerin hiç açılmaması tercih edilebilir mi? İnsanlar ruhsal yaralarının pansumanı için mi partnerler bulmayı arzular? Travmayla aydınlanabilmeyi başarabilen insanlar acaba diğerlerinden daha mı öte geçebilmekteler? Bu  soruların cevaplarını, travmatik bir çanağın içine düşmüş ve görmeyi unutmuş insanlarla beraber Julianne Moore’un belki de en iyi performanslarından biri olan ‘Körlük’te bulucaksınız.
Dr.Psk.Erdinç Öztürk


( erdincerdinc@hotmail.com )

 

CHOKE(Tıkanma)
Yönetmen: Clark Greg
Oyuncular: Sam Rockwell,Angelina Huston,Kelly Macdonalt,Brad William Henke
Yapım: Belçika-İngiltere-Fransa,2008

 

Chuck Palahniuk’un ‘Dövüş klübü’ romanından sonra peyazperdeye uyarlanmış olan  Tıkanma’ adlı film, erkek cinsinin sex bağımlılığını tema almış belki de bu konuyu legalize etmiş. Aslında film insanı Dövüş Klübü kadar çarpmıyor. Kanaatimce Chuck Palahniuk’un ‘Görünmez Canavarlar’ adlı romanı çok daha iddialı bir sinema yapıtı olabilirdi. Daha çok saplantılı bir anne-oğul ilişkisini anlatan bu filmde Angelina Huston yine iddialı. Sam Rockwell de belki de kendi kariyerinin en iyi performansını sergilemiş Tıkanma’da. Artık patoloji her yerde; komşumuz yakınımız yada partnerimiz...Anormalliğin normalliğe dönüştüğü günümüzde saplantılı beyinler, sex yada madde bağımlıları gerçekleri çarpıtarak ayakta kalabilmeyi sağlayan  dönüşken kişiler artarak ebeveyn, sistem ve toplum tarafından üretilmekteler. Bunu sağlayan nedir? Belki de patolojiyi cazip bi şekilde sunma yada patolojik olmanın renkliliği sanrısı tıpkı Tıkanma’da olduğu gibi…
Dr.Psk.Erdinç Öztürk
(erdincerdinc@hotmail.com)

 

 

 

 

Ingmar Bergman ve (Karanlık) Aynanın İçinden (Through a Glass Darkly)

 

Psikotravmatolojinin ve dissosiyasyonun hemen her boyutunu değişik filmlerinde ayrı ayrı ele alan Bergman (intrapsişik,kişilerarası,ailesel,kuşaklararası…)  Karanlık Ayna’nın İçinden’de disfonksiyonel bir aileyi gözden geçirirken  (baba ,kız,erkek kardeş,eş) nörtralitesi ile dikkat çekiyor.  Her biri istismar,suçluluk,utanç ve benzeri  hoş olmayan temaları akla getiren bir çok olgu psikanalitik bir katılımsızlık diskuruna düşmeden  ama terapötik destekleyicilik ve entegrasyona yönelik bir eşlik edicilikle anlatılmış. Ingmar Bergman iyi bir sinemacı olduğunu gösterirken yaratıcı olmasına gerek kalmıyor.  O sadece gerçekleri anlatıyor, iyi gözlem yapıyor, gerçekleri çarpıtmamayı başarıyor. Travma ve dissosiyasyon zaten öylesine zengin ve hayattan bir konu ki olanları anlatmanız halinde ekran doluyor.  Hani Aziz Nesin’in dediği gibi. Komedi yapmak için sadece olanları anlatmak yetiyor. Öyküsünüı anlatırken gerçekleri çarpıtmamak yüksek bir etik düzeye ve dürüstlüğe işaret ediyor. Bergman’ın dürüstlüğü kendisini sevdiriyor seyirciye, daha doğrusu paylaşımcısına.

 

Öte yandan, Bergman’ın çizdiği görüntülerin klinik psikopatoloji ile de yüzde yüz bir uyum içersinde olduğunu belirtmek lazım. Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu’nu anlatmaya çalışan bir çok yönetmen olmuş:  Identity filminden Eve’in Üç Yüzüne, Sybil’den Fight Club’a, Abuzer Kadayıf’tan Beyza’nın Kadınlarına ve nihayet Spielberg’in United States of Tara’sına dek. Bu filmlerin bazıları günümüzde üretile yapıtlar. Oysa Begman 1960’larda, yani dissosiyasyon konusunun klinik psikopatolojide henüz uykuya  yatmış olduğu yıllarda, bu temaları yüksek bir gerçekçilikle ele alıyor. Bu derecede başarı kuşkusuz kendisinin bire bir gözlemlerinden faydalandığını düşündürüyor. Bu da, dissosiyatif bozuklukların, daha klinisyen ve araştırmacıların yazıp çizmedikleri ve teşhis olarak koymadıkları zamanlarda da  aynı bugünkü gibi var olduğunu düşündürüyor.

 

Prof.Dr.Vedat Şar

 

Persona
Yönetmen: Ingmar Bergman
Oyuncular :  Liv Ullmann, Bibi Andersson
 İsveç Yapımı

 

Bergman’dan bir başyapıt…Ünlü aktrist  Elizabeth Vogler, ‘Elektra’ rolünü oynarken  aniden sessizliğe bürünür ve bir daha konuşmaz.  İnsanlar travmaları tarafından yönetilir. Aslında bu sonuçtan öte dissosiyasyonun güçlü bir ruhsal seçimidir. Genç aktrist, doktorunun tavsiyesiyle yaşam enerjisi yle dolu hemşire Alma ile beraber deniz kıyısında ıssız bir eve çekilirler ve asimetrik bir öykünün ilk mısraları yazılmaya başlar. Bu ünlü bir oyuncuyla genç bir hemşirenin iletişimin derinliklerinde yaşanan bir satranç oyunudur ya da bunun da ötesinde adeta  psikanalizmiş görünen ama aslında cesur sorularla kurulu farklı ama cesur bir psikoterapi öyküsüdür. İki kadın arasındaki sessizlik savaşı Alma’nın soruları ve cevaplarıyla renklenir. Giderek iç dünyası hakkında daha fazla konuşmaya başlayan Alma soruları, içten tavırları ve yaratıcılığıyla Elizabeth’in narsizmini yıkmaya başlar ki birden kendini alışılmadık psikolojik bir savaşın içinde bulur. Genç  Oyuncu , Alma’nın öyküsünü doktoruna gönderilmek üzere yazdığı ama açık bir zarfta verdiği mektupta anlatır ama bu mektubu okumaktan kendini alamayan Alma aldatılışın hüznünü yaşar ve bir bedel ödetir. Bu bedel bazen hissettiği bazen fark ettiği gerçekleri Elizabeth’in suratına çarpmaktır. Elizabeth aslında onun yaşam enerjisine sahip olmak istemektedir ama Alma bu anlarda ‘İki insan aynı anda tek ya da aynı olabilir mi?’ yi sorgulamaktadır. Görünürde bir kimlik krizi ve bir hemşireyle psikolojik sorunları olan hastası arasındaki benlik savaşını konu alan bu film aslında yukarda bahsedildiği gibi bir psikoterapi süreci gibidir. Birbirlerini bir biçimde aynı gibi hissetmeye başlarlar, Alma şöyle der : ‘Biz bir biçimde aynıyız, kendimi sana dönüştürebilirim sen de bana…’Persona’nın en ünlü sahnelerinin birinde, iki kadının yüzü iç içe geçer. Suskunluk beklentileri azaltmak mıdır, insanı hep öyle kalmaya iten güçlü bir ruhsal seçim midir?Alma gerçeklerle travmatize eder Elizabeth’i. “ Neysen o ol,sağlıklı birini oynuyorsun, ama kokuşmuş biri olduğunu biliyorum”. Kendi yalnızlığında iki kadının kimlik geçişlerini kusursuz aktarır Bergman. Bibi Andersson “Alma” rolüyle muhteşem bir oyunculuk sergiler. Elizabeth hiç bir zaman Alma olamayacağını fark eder ve artık bu travmayla yaşamak zorundadır ,gizlediği diğer travmalarından öte. Ve bu onu daha da savunmasız yapmaktadır. Daha önce belirttiğim üzere en önemli gerçek şudur : ”İnsanlar travmaları tarafından yönetilir…” Dissosiyasyonu anlatan kusursuz bir film izlenmesi gereken…

Dr.Psk.Erdinç ÖZTÜRK

 

Skandal
Yönetmen: Richard Eyre
USA,2007

 

Judy Dench ve Cate Blanchett Skandal'da sözcükler kadar bedenleriyle de konuşmakta ve zihinde kalıcı bir oyunculuk izi yaratmaktalar. Psikolojik skandallar, yanlızlık korkuları ve iletişimsizlik iki insanı birbirine ne kadar döndürebilir? Dostluk ve seksüel ilişkilerin git gelleri aslında yeni bir girdabın başlangıcı mıdır? Kontrol edilemeyen ve engellenemeyen tutkular iki kadını birbirine yakınlaştırırken kendilerinden de uzaklaştırabilir mi? Dostluk ve bedensel yakınlaşmanın kontrolsüz yaşanan düetinin bir bedeli var mıdır? Cinsellik dostluğun içinde ne kadar eritilebilir? Sevmek dokunmaksa bunun bir sınırı var mıdır? İçindeki boşluğu gidermek adına lezbiyen bir örümcek ağı ören ve insandaki sırları adeta bir kontrol ve istismara dönüştüren bir kadın öteki bir kadını nasıl bir skandal içinde boğabilir? Bu soruların cevabı verilirken kontrolsüz tutkulardaki gibi riske girmenin ne olduğu kolay farkındalınamayacak , belki de bazı belirsiz duyguların aynı anda yaşanmasından öte aynı yerde anılması bile kişide travmatik bir etki yaratabilir.

Psikolog Dr. Erdinç Öztürk

erdincerdinc@hotmail.com

 

Koku

Tüm insancıl duyumlardan ve duygulardan uzak, sadece kokulara karşı alışılmadık ölçüde duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmeyen bir katilin ruhunun labirentlerinde marjinal bir yolculuğu konu alan bir yapıt. Kafka'daki insanlık tragedyası kadar çarpıcı olan Patrick Süsskind'in kitabından uyarlanan film içimizde dolaşan gölgelerimizin dönüşümünü ele alıyor.
Bu açıdan insan bireyselliğine ulaşamayınca kendisinin de , toplumun da en büyük düşmanı haline gelebilir.

Psikolog Dr.Erdinç Öztürk
erdincerdinc@hotmail.com

 

Dönüş
Yönetmen: Pedro Almodovar

Kuşaklar arası travma geçişini net ve yalın bir tiyatro havasında veren iyi bir yapıt. Eylemsiz seyirci belki de istismarcı kadar yoğun bir travmatik etki yaratabilir. Film bir açıdan kadınların öteki kadınlara hatta kendi kızlarına yarattığı psikolojik kaos ve açmazları vurgulamakta, görmeyen bir anne belki de
kendi travmalarına yetiştirdiği kuşakta tekrarlayarak bunun etkilerinden kurtulmaya çalışabilir. Bu çaba aldatmaktan enseste kadar uzayabilir. Aslında bu çaba özetle kişinin önce kendini sonra da gelecekteki neslini sabote etme çabasıdır. Almodovar bu filminde en derin travmaları kadınsı bir dedikodu formatında kulağımıza fısıldamaktadır.

Psikolog Dr. Erdinç Öztürk

 

 

23 Numara
Yönetmen: Joel Schumacher

23 sayısını koyu bir saplantı haline dönüştüren Walter Sparrow (Jim Carrey) bir zamanlar keyif alığı yaşamını ve sevdiklerini adeta sabote etmeye başlar. İşaret ve sembolün farkı nedir? İşaretlerin anlamı tektir ve herkes aynı şeyi anlar belirli bir işarete baktığında. Semboller ise kişiden kişiye ya da kültürden kültüre değişebilir. Yani özetle işaretin anlamı tektir, semboller ise yorumlanabilir. Belki de her işaretin sembolik bir anlamı, her sembolün de işaretsel bir anlamı olabilir. Hayatımızda işaret ve sembol karmaşasını yaşadığımız an içinde kaybolacağımız psikolojik girdabı da yaratmış oluruz.
Kişisel fanteziler kadar mistik yollarla da beslenebilen semboller esasen kişilerde oluşan en patolojik takıntıyı oluşturabilme ihtimali de taşırlar. Bilmek insanı özgürleştirir, takıntılar ise esaretin bir başka boyutudur. Belki de gerçeğin zıddı ne düşler ne de ütopyalar değil takıntılar tarafından yönetilen fantezilerdir.
İşaret ve sembollerin karmaşasının faturasının nasıl ödendiği vurgulanan filmde Jim Carrey kusursuz bir performans sergilemekte.

Psikolog Dr.Erdinç Öztürk

 

 

Saklı (Cache)
Yönetmen: Michael Hanecke
Oyuncular: Juliet Binochet

 

Saklı ve gizli arasındaki farkın ayrımına işaret eden bu film temelini gözetlenmenin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Saklanmaktan gelen saklı kelimesi insanların ötekilerin görmesine izin vermediği yaşantıları olup daha çok olay niteliğindedir. Gizemden gelen giz kelimesi ise insanın mahremiyetidir. Hanecke ilişkilerde insanın saklı ve gizli dogmasındaki yer değişimlerinin olumsuz yönde nasıl bir ruhsal katalizör olduğunu adeta bir psikoloji laboratuvarında test ediyor. Gözetlenmenin tehdidi adeta insanları kontrolden çıkartıp hayatının anlamını sorguladığı bir krize götürebiliyor. İnsanların saklı bahçelerinin ortaya çıkışı onlarda bir kontrol kaybı hissi yaratabiliyor. Duygusal aldatmanın insan psikolojisindeki yıkıcı etkilerine değinen Hanecke'nin bu filmi yine demirden leblebi niteliğinde. Adeta evine bir kamera konmuşçasında spontan bir oyunculuk sergileyen Juliet Binochet'nin performansı görülmeye değer.

Psikolog Dr. Erdinç Öztürk

 

Beyza'nın Kadınları
Yönetmen:Mustafa Altıoklar
Türkiye,2006

Başrollerde Demet Elgar, Tamer Karadağlı, ve Levent Üzümcü. Yönetmen Mustafa Altıoklar'ın psikolojik gerilim filmi Beyza'nın Kadınları Türk sinemasında bugüne kadar hem 'psikolojik ' vehem de 'gerilim' tarzının ilk ve seçkin bir örneği. Öncelikle zor bir senaryoyu (ruhsal durumun polisiye hikaye içinde verilmesi) hayata geçirmeyi başarmış. Bu tarz psikolojik derinlemesine kişilik çözümlemesi, üstelik te bunun çoğul kişilik (multiple personality) olması, senaryoyu daha zor ve karmaşık kılıyor. Doğrusu psikolojik açıdan bakıldığında kendisi de aynı zamanda tıp doktoru ve uzman bir hekim olan Mustafa Altıoklar'ın bu senaryodaki analizi çok başarılı. Belli ki senaryo yazma öncesinde çoğul kişilik konusunda yeteri kadar titiz bir araştırma yapılmış.

Beyza kişiliklerinin arka arkaya perdede sunulması hem senaryo, hem yönetim ve hem de oyunculuk açısından çok başarılı. Hikayenin polisiye kısmındaki komiser tiplemesi (Tamer Karadağlı) tam bizden biri, ve çok başarılı bir oyunla adım adım cinayetleri çözmeye yaklaşıyor. Psikiyatrist koca rolünde Levent Üzümcü de oldukça başarılı. Ve unutulmaması gereken küçük oyuncu Elif hikayedeki olayların ve Beyza'nın kişilik değişimlerinin ortasında yer alıyor. Hem Beyza'nın çocukluk travmalarını hatırlatan, hem de öğretmeni olarak korumaya çalıştığı bu küçük öğrencisi de filmin ana karakterlerinden sayılmalı. Küçük kızın oyunculuğu da çok başarılı.

Filmin en etkileyici bölümlerinden ikisi sona doğru Beyza'nın diğer kişilikleri (Ayla,Dilara,Rabia) ile hesaplaştığı rüya sahnesi ve karakolda aynaly odada sorgulanma syrasynda de?i?en ki?ilikleri. Demet Elgar'yn oyunu etkileyici.

Karakterlerin daha ayrıntılı analizini, filmi yeni izleyecek olanların heyecanını söndürmemek için burada yapmayacağım.

 

Dr.İlknur Şar

Beyza'nyn Kadynlary bizden bir film. Polisiye ile birlikte çoğul kişilik teması, daha önce özellikle Amerika kökenli bir çok filme konu olmuştu. Ancak bu konuyu yerli imgeler ve yerli sözel unsurlarla karşımızda görmenin etkisi daha farklı. Yönetmen zihinlerde imgesel bir iz bırakmayı başarıyor, bir çok sahne sonradan da seyircinin gözünün önünden gitmiyor. Dissosiyatif bozukluğu olanların ve travmatik belleğin imgeselliğe yatkın olduğu düşünülürse ilginç bir köprü. Her biri konu ile ilgili değişik tartışmalara ip ucu olabilecek bir konu zenginliği oluşturulmuş. İstismar olgusunun değişik cepheleri yansıtılırken zor senaryoya rağmen hastanın bir kurban olduğu gerçeğine de halel getirilmemiş.

Travma ve dissosiyasyon özgürlüğün daraldığı zamanlarda ve coğrafyalarda dile getirilmesi daha güç olan fenomenler. Türkiye'de önce bilimsel araştırmalar bu olguyu gündeme getirdi, sanat ise bu düşünceleri geniş kitlelere ulaştırmada kuşkusuz farklı bir dil seçme durumunda.

Öte yandan filmin zamanlamasy da yerinde. Bir yandan sözumona muhafazakar bir din ve ahlak anlayy?ynyn 'trend' olu?turdu?u günümüz Türkiye'sinde öte yandan da ahlaki çökü?ün en alasy ya?anyyor. Tam dissosiyatif bir dünya! Dy? dünyada olup bitenleri inkar etmekten vazgeçmemiz için bazan da bir bireyin iç dünyasyndaki trajediyle yüzle?mek uyarycy oluyor. Çevremize bir bakty?ymyzda Beyza'nyn ya?antylary solda syfyr kalyyor! Mustafa Altyoklar belli ki bilerek sert, hatta kaba bir üslup seçmi?. Ama günümüz Türkiye'sinde ya?ayan bizler için kabalyk gündelik (normal) hayatyn her yerinde ! En az oldu?u yer ise psikolojik sorunlary olanlaryn dünyasynda. Onlar ya?ady?ymyz çevredeki kabalyklaryn açty?y yaralary kendi ruhlarynda ta?yyorlar. Diyebilirim ki, en azyndan bir psikiyatrist olarak ben insancyl bir duyarly?y ya?ayabildi?im az sayyda yerden birinin de hastalarymyn kar?ysynda oldu?um zamanlar oldu?unu söyleyebilirim.
Filmin sonu da bu hissiyatyma tercüme oluyor.

Vedat Şar

 

Düşüş (The Downfall, Der Untergang)
Yönetmen:Oliver Hirschbiegel
Oyuncular:Bruno Ganz, Alexandra Maria Lara
Almanya,İtalya,Avusturya, 2004

Cezaevi ko?ullarynda ortaya çykan agresyon ve grup psikolojisini konu alan 2001 tarihli Deney (Das Experiment) adly oldukça ilginç filmin 1957 do?umlu yönetmeninin 3. filmi. Hitler'in özel sekreteri Traudl Junge Nazi diktatörün Berlin'deki sığınakta geçen son 12 gününü anlatmaktadır. Oldukça gerçekçi ve yakın plan görüntülere yer verilen film Saddam Hüseyin'in son dönemini anımsatmakta, Hitler'in yakın çevresi ile ilişkilerini, birbirlerini nasıl yönlendirdiklerini ve gerçeklikten kopuşlarını yansıtmaktadır. Diktatörün kitlelere seslendiği haşmetli hallerinden çok, ku?atylmy?lyk duygusu içersinde, öfke patlamaları geçiren, gerçekle-gerçekdışı arasında gidip gelen, yaşlı ve çökkün bir görüntüsünü ekrana taşıyan film seyircide bir iç bulantısı duygusu yaratan, bütünüyle 'hasta' bir ortamı betimlemektedir. Sosyal psikolojide grubun küçük çapta bir kitleye dönüşmesi olarak tanımlanan bu durum kendi içine kapanan, ya da yalytylan az sayyda insanyn giderek ancak kitle hareketlerinde görülebilen dinamiklere sürüklenebilmesini ifade eder. Ortak amaç her şeyin üstüne çıkmış, kişisel sorumluluk duygusu kaybolmuş, acıma ve merhamet gibi duygulara yer yoktur (füzyon). Önce günah keçilerine yönelen öfke giderek kendinin yokoluşunu bile kabul edilebilir kılar.

Dy?a kapaly her kurum yozla?mak zorundadyr. Pek çok kurum vardyr ki (bu bir ?irket, dernek, üniversite departmany, fabrika, klinik, siyasi parti vb.olabilir) aslynda batmakta oldu?u halde içindekiler yükseldikleri fantezisi içersindedirler ve kurumu ou?turanlar kimi zaman içlerinden birinden (örne?in filmdeki profesör xx) gelen uyarylara da kulak tykarlar. Bunun bedelini ise kurumlaryn içe kapaly sistemlerini sürdürmelerine izin veren toplum öder.

Vedat Şar-İlknur Şar

 

Beş Engel (The Five Obstructions, De Fem Benspd)
Yönetmen: Jorgen Leth ve Lars von Trier
Danimarka, 2003

Jorgen Leth ve Lars von Trier birlikte yönettiği ve oynadığı bu film ilk bakışta bir yarı-belgesel gibi gözükse de, aslında iki sinema adamı arasındaki adeta psikoterapötik bir etkileşimi ele almaktadır. Bu açıdan bakıldığında sinema bir terapi sahnesine dönüşmüş bulunmaktadır. İnsanlar yaşamları adına sınırsız özgürlük yaşamayı hedefleseler de aslında bu sınırsız özgürlük hedefi çoğu zaman kişinin gelişimini sınırlamaktadır.

Bu film sınırlar dahilinde oluşturulan yaratıcılığın altını çizmektedir. Aslında her sınırın kendi içinde sınırsız bir özgürlüğü de bulunmaktadır. Bu özgürlüğü sınırlar dahilinde görmek kişideki bağlantı kurabilme kapasitesini artıracaktır. Bu bağlantı kurabilme kapasitesinin artışı kişiyi daha hayatın içine sokacak ve yaratıcılığını artıracaktır. Çünkü sınırsız özgürlüğün bir bedeli vardır. Bu da yaşamı depresyon gözlüğü arkasından görmek demektir.

Günümüz insanının adeta kutsadığı sansürsüz ya da bohem yaşam kendi inancının tam tersi de olsa kendini ortaya koymasını ve yaratıcılığını belirli alanlarda engellemektedir. Kişilerdeki bu sansürsüz hayat fantezisi bir açıdan da kişinin kendini kendi gibi hissetmesini ve diğerleri tarafından anlaşılmasını güçleştirmektedir.

Başlangıçta bireyin içinde bulunduğu bağlam çerçevesinde uyumuna yarayan öğretilerle kendini bulması daha sonraki kendileşme sürecinde büyük adımlar atmasına yol açacaktır. Bunun sonrasındaki nokta ise kişinin kendi prensiplerini yaratarak kendi olmasıdır.

Psikolog Erdinç Öztürk
erdincerdinc@hotmail.com

 

Bu film bir depresyon psikoterapisi gibi düşünülebilir. Saygın,orta yaşlı bir yönetmene yine sinema aracılığıyla eski öğrencisi olan genç bir yönetmen tarafından, hatta kendi çektiği film yoluyla yeniden ve onu olumlu anlamda kışkırtan engeller konularak adım adım motivasyon verilmesini izliyoruz. Öyle ki Jorgen Leth’in her hamlede giderek canlandığını, keyfinin yerine geldiğini, fiziksel görünümünün ve sağlığının düzeldiğini izleyebiliyoruz.

Psikiyatrist İlknur Şar

 

 

Ölümcül Devir (Mortel transfert)
Yönetmen: Jean-Jacques Beineix
Fransa-Almanya, 2001

Bu film bir açıdan psikanalizin arka bahçesine kamera tutmuş gibidir. Terapist hasta ilişkisinde hem terapist hem de hastanın nasıl kurban durumuna düşebileceği açık olarak gösterilmektedir. Filmdeki terapistlerden biri adeta bir ajan kimliği ile süpervizyon yaptığı terapistle ve onun gördüğü hastayı da görerek ikili bir rol üstlenmiştir.Bu ikili rol onu ölümcül bir sona götürse de bu sondan önce kirlettiği tüm mekanları temizleme misyonunu da yüklenmiştir. Filmdeki hasta rolündeki kadın ise bir şekliyle tüm bu ölümcül devrin kendi ekseni üzerinde olmasını sağlamış gibi görünmektedir.

Psikolog Erdinç Öztürk
 
Mary Reilly
Yönetmen: Stephen Frears
(ABD, 1996)

Oyuncular : John Malkovich, Glenn Close, Julia Roberts

Mary Reilly, gişe hasılatı bakımından bekleneni vermemiş olsa da psikiyatrik açıdan büyük bir önemi bulunmaktadır. Film, travmatik gerçekler karşısında kişilerin konum ve yaşantılarının nasıl değişebildiğini geniş bir duygu yelpazesinde ele almaktadır.

Travmatik ortamda kurban rolünden kurtulamayan birey çoğu zaman benzeri yaşantılarla karşı karşıya kalır. Kurban bu rolde yalnız bırakılmış, hatta istismarcılar tarafından bireyselliği yok farz edilmiştir. Film bir açıdan bu roldeki insanın yara olduğu kadar bıçak olabilme durumuna geçişine de kamera tutmaktadır. İki gerçeklik arasında kalan kişi hayatının hiçbir döneminde yaşantılamadığı kadar riske girme güdüsünden kendisini kurtaramayacaktır.

Filmde ele alındığı kadarı ile birey geçmişteki kanayan yaralarını tekrarlayan yeni olayda adeta kendini yeniden yaralayıp kanatarak tedavi etmek istemektedir. Bu psikolojik tamir işleminde evin hizmetçisi kendisini yeniden varlayacağı ve geçmişindeki tüm travmatik kareleri adeta ona tekrar projekte edecek bir kişi seçmiştir ki bu onun efendisidir. Bu seçtiği efendi onun farklı iç gerçekliklerine hitabeden ve mesleki açıdan karanlık mahzenlerde cirit atan iki kişilikli bir doktordur. Bu gerçeği öğrendiğinde bile evin hizmetçisi adeta içgüdüsel bir sevgi boşluğu içinde bu yazdığı senaryoda başrolünü alacaktır. Dünyanın, efendisi hakkında ne düşündüğünün önemi yoktur.
Psikolog Erdinç Öztürk
erdincerdinc@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Dizayn: İstanbul Tıp Fakültesi Bilgisayar ve İletişim Kulübü

(MEDICOMP) www.medicompclub.com
MEDICOMP ©2004